Tokyo’nun kenar mahallelerinden birinde, paslanmış tellerin ardında unutulmuş eski bir futbol sahası vardı. Beton zemini çatlamış, çizgileri neredeyse silinmişti. Ama o gece, bu sıradan saha, tarihin en garip karşılaşmasına ev sahipliği yapacaktı. Havanın ağırlaştığı, rüzgarın bile esmeye korktuğu o anlarda, sahanın üç farklı köşesinden üç gölge belirdi.
Sahanın tam ortasında, elinde eski bir futbol topuyla duran Riku “Blaze” Takahashi, yeşil gözlerini kısıp etrafı süzdü. 175 santimetrelik boyuyla ilk bakışta sıradan bir çocuk gibi duruyordu ama yaydığı enerji bir dinamit fitili gibi yanıyordu. Dağınık kahverengi saçları, sanki vücudundaki yüksek ısıdan dolayı sürekli hareket halindeydi. Riku, topu sektirmeye başladı. Her dokunuşunda topun etrafında belli belirsiz mavi bir alev halesi oluşuyordu. "Burada tek başıma çalışacağımı sanıyordum," dedi Riku sesi titreyerek ama korkudan değil, heyecandan. "Görünüşe göre davetsiz misafirlerim var."
Sahanın karanlık köşesinden, bir hayalet gibi sessizce Kaoru “Phantom” Saito süzüldü. 180 santimetrelik boyu, ince yapısı ve omuzlarına kadar inen siyah, düz saçlarıyla Kaoru, adeta bir gölge gibi hareket ediyordu. Mavi gözleri, Riku’nun hareketlerini bir röntgen cihazı gibi analiz ediyordu. Kaoru, duruşundaki o zarafeti bozmadan sahanın kenarına yaslandı. "Bu saha kimsenin tapulu malı değil," dedi buz gibi bir sesle. Sesi o kadar soğuktu ki, Riku’nun etrafındaki o sıcak havayı bir anlığına dondurdu. "Sadece enerjini çok fazla dışarı sızdırıyorsun. Uzaktan bakınca bile bir amatör gibi görünüyor."
Riku kaşlarını çattı, topu sertçe yere vurdu. "Amatör mü? Hızımı gördüğünde bu kelimeyi yutacaksın hayalet çocuk!"
Tam o sırada, sahanın diğer ucundaki ağır demir kapı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri giren devasa gölge, ortamdaki tüm oksijeni emmiş gibiydi. Haru “Titan” Fujimoto, 190 santimetrelik boyu ve geniş omuzlarıyla bir kule gibi sahanın girişinde dikildi. Küllü sarı kısa saçları ve sert bakışlı kahverengi gözleriyle Haru, sadece orada durarak bile fiziksel bir baskı kuruyordu. "Çok fazla gürültü yapıyorsunuz," diye gürledi. Sesi, sahanın beton zeminini titretmişti. "Futbol oynamaya mı geldiniz yoksa dedikodu yapmaya mı? Eğer top sürecekseniz, karşımda duracak kadar cesur olmalısınız."
Riku, bu devasa çocuğun meydan okumasını kabul ederek sırıttı. "Pekala koca adam. Bakalım o cüssen benim hızıma yetişebilecek mi?"
Riku bir anda patlama yaptı. Hareket ettiği an, arkasında sadece mavi bir ışık hüzmesi kaldı. Topla olan uyumu o kadar yüksekti ki, top sanki ayağına yapışmış bir parça gibiydi. Birkaç saniye içinde Haru’nun önüne geldi. Haru, bir duvar gibi pozisyon aldı, dizlerini kırdı ve merkezini sabitledi. Riku, "Blaze" adının hakkını vererek sağa sahte bir hamle yapıp sola fırladı. Ama tam o anda, önüne bir gölge düştü.
Kaoru, ne ara oraya geldiği belli olmayan bir hızla Riku’nun yolunu kesti. "Çok tahmin edilebilirsin," dedi Kaoru. Mavi gözleri Riku’nun bir sonraki adımını çoktan görmüştü. "Vücut dilin sola gideceğini saniyeler öncesinden bağırdı."
Riku şaşkınlıkla duraksadı. O an anladı ki, bu iki yabancı da sıradan oyuncular değildi. Kaoru’nun stratejik dehası ve Haru’nun yıkılmaz fiziksel gücü, Riku’nun saf hızıyla çarpışıyordu. Üçü de birbirine bakarken sahanın ortasında garip bir aura oluştu. Sanki üç farklı element; ateş, gölge ve toprak birbirine girmişti.
"İlginç," dedi Haru, yumruklarını sıkarak. "Daha önce benim baskım altında titremeyen birine rastlamamıştım."
"Senin baskın sadece kaslardan ibaret," diye karşılık verdi Kaoru, saçlarını eliyle geriye iterek. "Ama strateji olmadan o kaslar sadece birer hedeftir."
Riku, topun üzerine basıp ikisine de baktı. "Neden burada olduğumuzu biliyorum. Hepimiz en iyisi olmak için buradayız. Madem öyle, neden bunu bir teste dönüştürmüyoruz? Üçümüz... Bu sahada kim ayakta kalırsa, gerçek 'İblis' odur."
O gece, o eski sahada futbolun kuralları yeniden yazıldı. Ne bir hakem vardı, ne de bir seyirci. Sadece hırs, yetenek ve üç gencin bitmek bilmeyen enerjisi vardı. Riku hızıyla sahayı yakıyor, Kaoru gölgelerin arasından oyunu yönetiyor, Haru ise bir dev gibi her şeyi durduruyordu.
Birbirlerinin isimlerini bile tam bilmeden, ruhlarıyla tanıştılar. Ter damlaları beton zemine düşerken, her biri diğerinin gücüne saygı duymaya başlamıştı. Tanışmaları sözlerle değil, topla ve terle olmuştu. O gecenin sonunda, Tokyo’nun varoşlarındaki o eski saha, üç farklı ruhun tek bir amaç için birleştiği yer haline gelecekti.
Onlar henüz farkında değildi ama "Football Demons" efsanesi, bu soğuk betonun üzerinde, bu garip tanışma anıyla başlamıştı
Sahanın üzerindeki gergin sessizlik, demir kapının sertçe tekmelenmesiyle bozuldu. İçeriye, üzerlerinde siyah formalar olan ve yüzlerinde küçümseyici bir ifade taşıyan üç yetişkin girdi. Mahallenin yerel liginde "Beton Kasapları" olarak bilinen, sertlikleriyle nam salmış oyunculardı bunlar. En öndeki uzun boylu adam, Riku’nun ayağındaki topa bakıp güldü. "Hey veletler! Burası süt çocuklarının oyun parkı değil. Sahayı boşaltın yoksa canınız yanar."
Riku, Kaoru ve Haru birbirlerine baktılar. İsimlerini bile yeni öğrendiği bu iki yabancıyla yan yana gelmek Riku için tuhaftı ama bu adamların tavrı kanını beynine sıçratmıştı. "Sahayı istiyorsanız," dedi Riku, topu havaya dikip diziyle sektirerek. "Elimizden almanız gerekir. 3’e 3 maç, ilk 3 golü atan sahayı alır."
Adamlar kahkahalarla kabul etti. Maç başladığında, Riku ve arkadaşları profesyonel bir sertlikle karşılaştılar. "Beton Kasapları" sadece futbol oynamıyor, dirsek ve omuz darbeleriyle gençleri sindirmeye çalışıyordu. İlk iki dakikada adamlar, Haru’nun bir anlık boşluğundan faydalanıp sert bir şutla 1-0 öne geçtiler.
"Hey, dev adam!" diye bağırdı Riku, Haru’ya bakarak. "Hani kimse geçemezdi?"
Haru yumruklarını sıktı, kahverengi gözleri öfkeyle parladı. "Sadece zemine alışıyordum. Şimdi izle."
Maç yeniden başladı. Kaoru, topu aldığı an sahanın tüm geometrisini kafasında çizmişti. "Riku, sağ kulvardan fırla! Haru, merkezde alanı boşalt!" diye komut verdi. Sesi o kadar kendinden emindi ki, Riku ve Haru istemsizce ona itaat etti. Kaoru, ayağındaki topla sanki bir gölge gibi süzülürken, üzerine gelen iki devi tek bir vücut çalımıyla birbirine çarptırdı. Ardından, bakmadan Riku’nun koşu yoluna müthiş bir ara pası gönderdi.
Riku, "Blaze" moduna girmişti. Ayakları yerden kesilircesine hızlandı. Arkasında bıraktığı toz bulutu mavi bir alev gibi görünüyordu. Topu aldığı gibi rakip kaleye yöneldi. Karşısına çıkan son adamı, topu üzerinden aşırtıp (rainbow flick) geçerek havada voleyi çaktı: 1-1!
"Şimdi başlıyoruz!" diye haykırdı Riku.
Ancak adamlar pes etmiyordu. İkinci golü bulmak için Haru’nun üzerine üç kişi birden yüklendiler. Fiziksel üstünlüklerini kullanıp Haru’yu yere sermeye çalıştılar. Haru, geniş omuzlarını bir kalkan gibi gerdi. "Benim olduğum yerde güneş doğmaz!" diye gürledi. Üç adamı birden göğsüyle iterek topu aralarından söküp aldı. O kadar güçlü bir baskı kuruyordu ki, adamlar sanki karşılarında bir insan değil, bir Titan varmış gibi gerilediler. Haru, topu ayağına oturtup sahanın ortasından kaleye öyle bir vurdu ki, top kalecinin ellerini büküp ağları delercesine içeri girdi: 2-1!
Adamlar artık korkmaya başlamıştı. Son gol için her yolu denediler. Kaoru’nun bileğini sakatlamaya çalıştılar, Riku’yu sahanın dışına ittiler. Ama üç genç arasındaki o görünmez bağ güçleniyordu. Kaoru, rakiplerin en zayıf noktasını bulmuştu: "Sol tarafları açık! Haru, topu bana gönder!"
Haru topu Kaoru’ya, Kaoru ise hiç bekletmeden, bakmadan arkasına, Riku’nun havada asılı kaldığı noktaya gönderdi. Riku, sanki kanatları varmış gibi yükseldi ve topu doksana astı: 3-1!
Maç bittiğinde "Beton Kasapları" nefes nefese kalmış, gençlerin yaydığı o "İblis" aurasından korkarak sahayı terk etmişlerdi. Riku, Kaoru ve Haru sahanın ortasında durmuş, birbirlerine bakıyorlardı. Ter içindeydiler ama yüzlerinde ilk kez bir takım olmanın verdiği o vahşi tatmin vardı.
"Fena değildiniz," dedi Haru, terini silerken.
"Sen de fena değildin koca adam," diye sırıttı Riku.
Kaoru ise sadece onaylarcasına başını salladı.
Tam o sırada, sahanın girişindeki karanlıktan bir alkış sesi yükseldi. Üçü de aynı anda o yöne döndü. Karanlığın içinden; üzerinde şık, koyu renkli bir takım elbise olan, keskin bakışlı ve otoriter duruşlu bir adam çıktı. Adamın adımları kendinden emindi, yaydığı enerji sahadaki gençlerin enerjisini bile bastırıyordu. Adam, sahanın tam ortasına kadar yürüdü, ellerini cebine koydu ve hafif bir gülümsemeyle onlara baktı.
"Merhaba beyler," dedi adam. Sesi sakin ama bir o kadar da derindi.
Üç genç, karşılarındaki bu gizemli adamın kim olduğunu ve onlardan ne istediğini merak ederek öylece bakakaldılar. Bölüm, adamın o gizemli gülümsemesiyle sona erdi.
Karanlıktan çıkan adamın duruşu, sahadaki üç gencin yaydığı hırçın enerjiyi bir bıçak gibi kesmişti. "Benim adım Koç Kenji," dedi adam, sesindeki otorite tartışılamazdı. "Japonya 1. Ligi’nin en dibinde, herkesin küme düşeceğine kesin gözüyle baktığı 'Saitama Ravens' takımının teknik direktörüyüm. Ama ben henüz havlu atmadım."
Riku, Kaoru ve Haru şaşkınlık içindeydi. Profesyonel bir hocanın bu döküntü sahada ne işi vardı? Kenji devam etti: "Sizde gördüğüm şey futbol değil, saf bir vahşet. Ama o vahşete ihtiyacım var. Yarın sabah tesislerime gelin. Sizi as takımla deneyeceğim. Eğer hayatta kalırsanız, J-League’in en kötü takımını beraber zirveye taşırız. Ama elenirseniz, buradaki çöp kutularının arasında futbol oynamaya devam edersiniz."
Ertesi sabah güneş doğarken, Ravens tesislerinin devasa kapıları açıldı. Üç genç, karşılarında gördükleri devasa tesis ve kusursuz çimler karşısında büyülenmişlerdi. Ama içerideki atmosfer, dün geceki mahalle sahasından çok daha soğuktu. Takımın as oyuncuları, bu "veletleri" gördüklerinde yüzlerini buruşturdular. "Hoca iyice kafayı yedi," diye fısıldaştı takımın kaptanı. "Bizi ligde tutacak olanlar bu çocuklar mı?"
Koç Kenji düdüğünü çaldı. "Zaman dar! Deneme başlıyor. Herkes kendi mevkisine! Riku, forvet hattına. Kaoru, orta saha merkezine. Haru, savunmanın kalbine!"
Riku: Alevlerin Arasında
Riku forvet hattına geçtiğinde, karşısında J-League’in en sert savunmacılarını buldu. Maç başladığı an, topu her aldığında üzerine iki kişi birden çöküyordu. Riku hızını kullanmaya çalıştı ama as takımdaki savunmacılar onun adımlarını önceden kapatıyordu. Bir, iki, üç kez yere serildi. Forması çim ve çamur içinde kalmıştı. "Bu kadar mıydı Blaze?" diye bağırdı Kenji kenardan. Riku, ciğerleri patlayana kadar koşmaya devam etti. Karşısındaki savunmacının bir anlık hatasını bekliyordu. Sonunda o an geldi; defans oyuncusu bir saniye duraksadı. Riku, vücudunda biriken tüm o 'iblis' enerjisini ayaklarına topladı. Arkasında sadece toz bırakan o patlayıcı hızını serbest bıraktı. Rakip savunmacı ne olduğunu anlamadan Riku yanından bir mermi gibi geçti. Ancak tam kaleciyle karşı karşıya kalacakken, as takımın tecrübeli stoperi onu omuz darbesiyle uçurdu. Riku yerdeydi ama gözlerinde pes etmekten çok uzak, vahşi bir hırs parlıyordu.
Kaoru: Gölgelerin Savaşı
Orta sahada ise tam bir satranç maçı dönüyordu. Kaoru, profesyonel oyuncuların arasındaki o dar boşlukları bulmaya çalışıyordu. As takımdaki orta sahalar, Kaoru’yu fiziksel olarak ezmeye çalışsa da Kaoru onlara dokunmalarına bile izin vermiyordu. Bir gölge gibi süzülüyor, pas kanallarını kapatıyor ve topu aldığı an imkansız açılara toplar gönderiyordu. Ama bir sorun vardı: Profesyonel oyuncuların hızı ve oyun okuması, mahalledeki rakiplerinden çok daha fazlaydı. Kaoru, hayatında ilk kez "düşünme hızı" olarak kendisinden daha hızlı birileriyle karşı karşıyaydı. Alnından terler süzülürken, sahanın tüm geometrisini yeniden hesaplamaya başladı. "Daha fazlasına ihtiyacım var," diye mırıldandı. Gözlerindeki mavi ışık, sanki sahadaki her oyuncunun bir sonraki adımını bir çizgi gibi görmesini sağlıyordu.
Haru: Titan’ın Direnişi
Savunmada ise Haru gerçek bir savaş veriyordu. Ravens’ın as forvetleri, 190’lık bu devi devirmek için her yolu deniyordu. Haru, profesyonel bir forvetin omuz darbesini yediğinde ilk kez sarsıldı. Adamlar ondan çok daha tecrübeliydi. Ama Haru geri adım atmadı. "Burası benim alanım!" diye gürlediğinde, tesislerdeki kuşlar havalandı. Üzerine gelen forveti, saf bir fiziksel güçle değil, bu sefer zamanlamasını kullanarak durdurdu. Topu sökerken rakibine öyle bir baskı kurdu ki, adam nefes alamayacak hale geldi. Haru’nun etrafındaki o yıkılmaz aura, as takımdaki oyuncuları bile ürkütmeye başlamıştı. Yine de, yediği sert tekmeler ve bitmek bilmeyen ataklar Haru’nun dayanıklılığını son sınırına kadar zorluyordu.
Antrenman sona erdiğinde, üçü de sahanın ortasında dizlerinin üzerine çökmüştü. Hayatlarının en zor 90 dakikasını geride bırakmışlardı. Profesyonel futbolun seviyesi, hayal ettiklerinden çok daha yüksekti. Takımın diğer oyuncuları soyunma odasına giderken, Koç Kenji elinde bir dosyayla yavaşça yanlarına yürüdü.
Kenji, dosyadaki verileri inceleyip üçüne birden baktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. "Fiziksel verileriniz sınırda. Teknik hatalarınız çok fazla. Takım arkadaşlarınızla uyumunuz sıfır," dedi Kenji soğuk bir sesle. Riku başını kaldırdı, "Yani elendik mi?" diye sordu.
Kenji dosyayı kapattı ve sahayı aydınlatan devasa spot ışıklarına baktı. "Sonuçları yarın sabah açıklayacağım. Ama şunu bilin... Bu gece hiçbiriniz uyuyamayacaksınız."
Kenji arkasını dönüp giderken, sessizlik içinde kalan üç genç, profesyonel dünyanın ne kadar acımasız olduğunu ilk kez iliklerine kadar hissetmişlerdi.
Download NovelToon APP on App Store and Google Play