Ya Bildiğim Her Şey Yalansa
İstanbul’dan Elazığ’a doğru uzun bir yolculuğa hazırlanırken içimde tatlı bir huzursuzluk vardı. Doğu’nun o sert soğuğunu bildiğimden bavulu en kalın kazaklarımla doldurdum. Anneme birkaç gün buralarda olamayacağımı, telefonum çekmezse endişelenmemesini tembihleyen kısa bir mesaj attım. Evden çıkmadan hemen önce de gazeteci Umut Bey’e buluşma saatimizi hatırlattım.
Umut, mesleğinde henüz çok yeni olmasına rağmen hırsı ve işine olan saygısıyla dikkat çeken bir çocuktu. İki gün önce beni arayıp psikoloji üzerine bir röportaj yapmak istediğini söylediğinde, iki gün sonra Elazığ’da olacağımı belirtmiştim. Konu ilgisini çekmiş olacak ki benimle gelmek için adeta can attı, ben de kıramayıp onayladım. Uçakların o aceleci ve ruhsuz havasını sevmediğim için altımdaki arabayla yola koyuldum; direksiyon başında saatlerce gitmek zihnimi boşaltmama yardım ediyordu. İstanbul’un ayazı bile yüzümü keserken, içimden "Burası böyleyse Elazığ kim bilir nasıldır" diye geçirmedim değil. İlk defa böyle bir çalışma yapacaktım ve içimde mesleki bir heyecan dalgalanıyordu.
.
.
.
.
Sisin içinden hayalet gibi beliren üç katlı, dışarıdan bakıldığında zamana yenik düşmüş gibi duran eski bir bina gördüğümde rahat bir nefes alıp arabayı sağa çektim. Otelin konumunu Umut’a göndermek için telefonumu çıkardım ama ekrandaki şebeke çizgilerinin tamamen silindiğini gördüm; sinyal yoktu. "Umarım burayı bulabilir" diye mırıldanarak bavulumu aldım ve içeri geçtim.
Kapıdan adımımı attığım an, kendimi çok antika ve nostaljik bir yapının tam ortasında buldum. Burası gerçekten sıra dışı bir yerdi. Tam karşımda direkt resepsiyon bankosu, sol tarafta ise çıtırdayarak yanan şöminesi ve kahverengi deri koltukları olan, salon tarzı bir oturma alanı uzanıyordu.
Direkt resepsiyona doğru ilerledim ve bir oda rica ettim. Görevli işlemlerimi ayarlarken ben de etrafı incelemeye devam ettim. Duvarları kaplayan o koyu kahverengi tonları içeriye yoğun, insanı basan bir kasvet ruhu veriyordu. Garip bir şekilde bu loşluk içimi ürpertiyor, beni rahatsız ediyordu; ama bir yandan da bu nostaljik yapı nedense çok hoşuma gitmişti. Yerlerin ahşaptan yapılmış olması ve üzerindeki o eski yapım, desenleri solmuş çok güzel antika halı beni yakalamıştı. Kendimi bildim bileli bu tarz tarihi ve yaşanmışlığı olan şeyleri hep çok beğenirdim. İçimde anlam veremediğim bir hayranlıkla bir tekinsizlik hissi aynı anda savaşıyordu.
Ben bu karmaşık duygularla etrafı süzmeye devam ederken resepsiyondaki abi bana odanın anahtarını verdi. Binada asansör olmadığı için bavulumu benimle beraber odaya kadar getirdi. 17 numaralı odada kalıyordum, odam hemen bir kat yukardaydı. Ahşap merdivenleri tırmanıp odaya girip kapıyı kapattığım an, etrafı saran ağır bir rutubet kokusu genzime doldu. Koku beni bir an duraksatsa da çok yorgun olduğum için etrafa daha fazla bakamadım. Direkt eşyalarımı bir kenara fırlatıp kendimi yatağa bıraktım ve uykuya daldım.
.
.
.
Yandaki odadan gelen boğuk tartışma sesleriyle gözlerimi açtım. Duvarların ardından yükselen o tanıdık, hırçın çift kavgalarından biriydi yine. Çok umursamadım. Gözlerimi karanlığa alıştırmaya çalışarak komodinin üzerindeki telefonuma uzandım. Ekranın keskin ışığı gözlerimi kamaştırdı: 23.48. Midemin kazındığını hissedince mutfağın ya da yemek servisinin hala açık olmasını umarak yataktan doğruldum.
Elim alışkanlıkla duvardaki elektrik anahtarına gitti. Çıt. Ses var ama ışık yoktu. "Hadi ama, tam sırası," diye mırıldandım, sigortalardan biri atmış olmalıydı.
Kapıyı aralayıp koridora çıktığımda karanlık adeta üzerime çöktü. Telefonun fenerini açtım; cılız beyaz ışık, otelin uzun ve tekinsiz koridorunu zar zor aydınlatıyordu. Merdivenlerden aşağı inerken etraftaki sessizlik, az önceki kavga seslerinin aksine rahatsız edici boyuttaydı. Ne bir çıt vardı ne de açık bir acil durum lambası.
Son basamağı da inip lobinin karanlığına adım atmıştım ki ayağım sert ve esnek bir şeye çarptı. Dengemi kaybetmek üzereyken duvara tutundum. "Bu ne be?" diye söylenerek telefonun ışığını yere doğru tuttum.
Işık hüzmesinin çarptığı yerde, hareketsiz bir insan bedeni yatıyordu.
Gözlerim dehşetle açıldı. Boğazımdan yırtıcı bir çığlık koptu. Geriye doğru kaçmaya çalışırken dizlerimin bağı çözüldü, sırtım sertçe arkamdaki duvara çarptı. Zihnim paramparça olmuştu: Bu kim? Öldü mü? Katil buralarda mı? Sıra bende mi?
Karanlığın içinden aniden bir gölge belirdi ve omuzlarıma yapıştı. Korkudan nefesim kesildi, gözlerimi sıkıca kapattım; darbeyi bekliyordum.
"Sakin ol Gizem! Umut ben, sakin ol!"
Kulağımın dibindeki ses sarsılmamı durdurdu ama içimdeki yangını daha da körükledi. Umut... Telefonda sesini duymuştum ama ilk kez şu an, bu zifiri karanlıkta karşı karşıyaydık. Telefonun titreyen ışığını yavaşça yukarı, yüzüne doğru kaldırdım. Keskin hatları olan, ilk bakışta insana o mesafeli ve kibirli gazeteci havasını hissettiren bir yüzü vardı. Gözlerinde bir şok ifadesi vardı ama bu bir katilin yakalanma korkusu muydu, yoksa masum bir insanın şaşkınlığı mı? Ayırt etmek imkansızdı.
Zihnim bir psikolog gibi değil, kapana kısılmış bir kurban gibi çalışmaya başladı. Neden buradaydı? En önemlisi, neden cesedin tam başındaydı?
"Umut Bey..." diyebildim, sesim boğazımdaki o devasa yumruyu aşamadı. Mesafemi korumaya çalışıyordum. "Bu... bu adam kim? Sizin burada ne işiniz var?"
Umut, sorum karşısında o telefondan da sezdiğim dik ve kendinden emin tavrına büründü. Üstündeki şoku hızla bastırmaya çalışarak geri çekildi. Ses tonu, bir yabancıya hitap ederken takınılan o resmi ama içten içe "bana suçlu muamelesi yapamazsın" diyen sert ve mesafeli bir tondaydı.
"Ben de sizinle aynı durumdayım Gizem Hanım," dedi, sesini alçak tutmaya özen göstererek. "Aşağı yukarı on dakika önce otele giriş yaptım. Odanıza yerleştiğinizi söyledikleri için sizi rahatsız etmek istemedim. Tam odama geçecektim ki elektrikler kesildi. Ardından koridordan tuhaf bir ses geldi... Kontrol etmek için feneri açıp yürüdüğümde bu adama çarptım. Hemen arkasından da siz geldiniz zaten."
Anlatırken yüzünde en ufak bir açık vermemeye çalışıyor, bir gazeteci soğukkanlılığıyla durumu kontrol altında tutmak istiyordu. Bu mesafeli, neredeyse kibirli profesyonellik içimi ürpertti. Yerdeki adama baktım; ağzından hafif bir köpük gelmişti, gözleri donukça tavana bakıyordu. "Bir insan ölmüş..." diye fısıldadım.
"Farkındayım," dedi Umut, sesindeki o sert ve net tınıyı bozmadan. "Ve şu an bir cinayet mahallinde, cesedin başında duruyoruz. Eğer hakkımda bir şey düşünüyorsanız bunu sonra tartışırız. Şimdi mantıklı olan tek bir şey var, o da polisi aramak."
Telefonumu çıkardım ama acı gerçek ekrandaydı: Sinyal yoktu. Belki bir umut dışarda sinyal çeker diye dıları çıkmak için kapıya yöneldiğimde kapının kilitli olduğunu farkettim .Tamamen izole olmuştum. Katil olmasından içten içe şüphelendiğim, sert, ketum ve henüz hiç tanımadığım bu adamla dış dünyayla bağı kopmuş bir otelde baş başaydım.
.
.
.
.
Umut’un yüzündeki o belirsiz ifadeye bakarken, içimdeki şüphe bir zehir gibi damarlarıma yayılıyordu. Gerçekten göründüğü gibi biri miydi, yoksa bu karanlığın arkasında başka bir yüzü mü vardı? Ben içten içe bu sorularla boğuşurken, otelde kalan herkes birer birer lobide toplanmıştı. Cesedi lobinin o tekinsiz gölgesinde öylece bırakmış, şöminenin karşısındaki koltuklara yan yana dizilmiştik. Kimseden çıt çıkmıyordu ama havada asılı kalan o korku ve gerilim, şömineden yükselen çıtırtılardan daha gürültülüydü.
Bu süreçte birkaç kişiyle ayaküstü tanışmıştım. Yan odamda kalan ve geldikleri andan beri kavga eden o çift hemen karşımdaydı: Esin ve Murat. İkisi de henüz 22 yaşındaydı ve gözlerindeki o çocuksu panik, yaşadıkları tartışmaları çoktan unuttuklarını fısıldıyordu.
Otel yöneticisi Arif Bey, hafif kilolu yapısı ve üzerindeki kareli gömleğiyle normalde bir köşede görseniz "minnoş bir amca" diyeceğiniz türden biriydi. Ancak şu an, endişeden yüzü kireç gibi olmuş, titreyen elleriyle elektrik panosunu tamir etmeye çalışıyordu. Otelin müdürü Selim Bey ise resepsiyondaki sabit hatlı telefonun ahizesine yapışmış, dış dünyadan birilerine ulaşmak için çırpınıp duruyordu.
Bir de otuzlu yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim Mert ve Ali vardı. Onlar da kollarını göğüslerinde kavuşturmuş, kaşları çatık bir halde ne olduğunu kavramaya çalışıyorlardı. Otel zaten çok kalabalık değildi; buraya sığınanlar ya şehrin o gürültülü hengamesinden kaçanlardı ya da bizim gibi uzun yolculuğun yorgunluğuna yenik düşenler.
Fakat artık öylece oturup birilerinin bize ne yapacağımızı söylemesini beklemek istemiyordum. İçimdeki huzursuzluk beni harekete geçmeye zorluyordu. İlk önce herkesin kim olduğunu bilmeliydik; belki de katil şu an tam karşımızda, şöminenin ışığında bize bakıyordu.
Sesimi biraz yükselterek, "Bence herkes kendini tanıtmalı," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. "Ne için buradasınız? Kimsiniz?"
Ben konuşunca, Arif Bey karanlıkla ve tellerle daha fazla mücadele edemeyeceğini anlayıp pes etti ve elindeki fenerle yanımıza geldi. Onun hemen ardından, ahizeyi sertçe yerine oturtan Selim Bey de adımlarını bize doğru yöneltti.
Selim Bey, derin bir nefes alıp sessizliği bölen ilk kişi oldu:
"En başta dediğim gibi, ben bu otelin müdürü, aynı zamanda da sahibiyim. İsmim Selim Akar."
Sözleri bittiğinde lobi yeniden o ağır sessizliğe gömüldü. Kimse konuşmaya yeltenmiyor, herkes bakışlarını yere kaçırıyordu. Bu gergin bekleyişi bozmak adına kendimi tanıtma gereği duydum.
"Ben Gizem Kılıç," dedim, gözlerimi sırayla yüzlerinde gezdirerek. "Psikoloji öğrencisiyim. İstanbul’dan Elazığ’ın bir köyüne doğru yolculuk yapıyordum. Yoğun sis bastırıp, bir de yolun yorgunluğu eklenince bu otelde konaklamaya karar verdim."
Benim konuşmamın ardından Umut Bey araya girdi, sesindeki o mesafeli ama sakin tonu koruyordu:
"Ben de Umut Demiröz, gazeteciyim. Gizem Hanım’ın psikoloji üzerine yaptığı araştırmalar dikkatimi çekmişti, kendisiyle bir röportaj yapmak istedim. O da bu köye araştırma için gidiyordu, ben de hem ona eşlik etmek hem de röportajı tamamlamak için buradayım. Bu yüzden aynı köyde buluşacaktık."
Mert, şüpheci bir tavırla oturduğu yerde dikleşti ve doğrudan Umut’a sordu:
"Daha önceden tanışıyor muydunuz yani?"
Umut, istifini bozmadan kafasını iki yana salladı. "Hayır, yüz yüze ilk kez geliyoruz. Sadece çalışmalarını incelemiştim ve ilgimi çekmişti."
Mert, aldığı cevaptan tatmin olmuş gibi hafifçe başını salladı ve bakışlarını bana çevirerek kendini tanıtmaya başladı:
"Ali ve ben kardeşiz. Biz de daha önce bu otele gelen bir arkadaşımızın tavsiyesi üzerine geldik. Oteli buraya gelmeden önce o kadar çok övmüştü ki, merak ettik."
O sırada Esin ve Murat da nihayet konuya dahil oldular. Murat, Esin’in elini sıkıca tutmuştu. "Biz yeni evlendik," dedi Murat, kısık bir sesle. "Ailelerimiz bu evliliği onaylamadığı için bir süredir şehirden uzakta, kafamızı dinlemek için burada kalıyoruz."
Bakışlarım tekrar otelin sahibine döndü. Kafamı kurcalayan o soruyu Selim Bey’e sorma ihtiyacı hissettim:
"Peki çalışanlar nerede? Güvenlik, aşçı, görevliler... Neden otelde sadece siz varsınız?"
Selim Bey, yorgun gözlerini kırpıştırarak cevap verdi:
"Saat 10.30’da yemek servisi kapanıyor. Otel şehre uzak olduğu için, personel servis aracıyla birlikte şehre dönüyor. Akif ve biz burada konakladığımız için şu an sadece biz varız."
Duyduklarımdan sonra daha fazla bir şey söylemek istemedim. Söyledikleri mantıklıydı ama bu bizi tamamen savunmasız bırakıyordu.
Tam o sırada Ali oturduğu koltukta geriye doğru yaslandı ve alaycı, bir o kadar da gergin bir tonla konuştu:
"Bizi tanımanız neye yarayacak ki? Yemekhanede, otelin diğer salonlarında toplanmış kırk elli kişi var yukarılarda. Cinayeti onlardan birinin işlemediği ne malum? Arkadaşlar, aramızdan biri bu adamı resmen öldürmüş..."
Ali haklıydı. Katil oteldeki herhangi biri olabilirdi. Ama içimden bir ses, gerçeğe ulaşmak istiyorsak, o karanlık düğümü tam da durduğumuz bu noktadan, birbirimizin gözlerinin içine bakarak çözmeye başlamamız gerektiğini söylüyordu.
O sırada Arif Bey, elindeki feneri yere doğru tutup derin bir iç çekti. Yüzündeki o babacan, endişeli ifade herkesin içindeki korkuyu biraz olsun bastırıyordu. Kareli gömleğinin kollarını sıvadı ve Selim Bey’e döndü:
"Selim Bey, telefonlar da gitti diyorsun. Elektrik panosundaki sigortalar tamamen yanmış, öyle basit bir kesinti değil bu. Biri yukarılardaki misafirleri galeyana getirmeden önce bizim sakin olmamız lazım. Yazık, şu yerde yatan çocuğa bakın... Kim bilir ne istediler garipten?"
Arif Bey, cebinden bir mendil çıkarıp alnındaki terleri sildi. "Ben diyorum ki, Selim Bey’le ben bi oteli dolaşayım.Belki depoda yedek jeneratör parçası vardır. Siz de burada, şöminenin başında kalın. Birbirinizden ayrılmayın."
“Tamam dikkat et Arif”
Otel koridorlarının zifiri karanlığı ve havaya çöken o ağır soğuk, açlıkla birleşince dayanılmaz bir hal almıştı. Üzerimde sabahtan beri duran, yolculuğun tozuyla ve nemiyle ağırlaşmış kıyafetler artık tenime batıyor, beni nefessiz bırakıyordu. Sadece üstümü değiştirmek değil, bir an olsun bu gergin atmosferden sıyrılıp kendi güvenli alanıma sığınmak istiyordum.
"Ben de odama çıkıp geleceğim," dedim, sesimin lobideki diğer seslerin arasında kaybolmamasına çalışarak.
Umut anında bana doğru döndü. Gözlerindeki endişe o kadar netti ki, "Ben de geleyim, yalnız gitme," dedi. Sesi emredici değil, korumacı bir tonda çıkmıştı.
Lobi şöminenin solgun ışığıyla aydınlanırken, merdivenlere doğru uzanan o karanlık boşluğa baktım. Zihnimde yine o aynı soru fırıl fırıl dönmeye başladı: Ya katil oysa? Ya beni yukarıda, kimsenin olmadığı o loş koridorlarda yalnız yakalamak için bu fırsatı kolluyorsa?
Fakat hemen ardından mantığım ve korkum amansız bir savaşa tutuştu. İçimde, bu zifiri karanlıkta o merdivenleri tek başıma tırmanacak, o tekinsiz koridorlardan geçecek kadar cesaret kalmamıştı. Tehlike her neredeyse, onunla yalnız başıma yüzleşmektense, ne olduğunu tam çözemediğim ama yanımdayken kendimi daha güçlü hissettiğim Umut’a güvenmeyi seçtim. En azından bir yabancıya kıyasla, bana yardım etmek isteyen bu adama tutunmak şu anki tek çaremdi.
"Tamam," dedim sadece. Kelimeler ağzımdan fısıltı gibi dökülmüştü.
Birlikte lobideki gruptan ayrılıp merdivenlere doğru hareketlendik. Arkamızda bıraktığımız o çaresiz kalabalık ve yerdeki cansız beden karanlığın içinde yavaşça silinirken, yukarıdan esen soğuk rüzgar tenimi ürpetti. Umut cebinden telefonunun fenerini açıp önümüzü aydınlattı. Işığın duvarda yarattığı devasa gölgelerimiz eşliğinde, basamakları birer birer çıkmaya başladık.
Çok korksam da bunu belli etmemeye, dik durmaya çalışıyordum. Fakat bedenim benden bağımsız bir şekilde kontrolden çıkmıştı.
"Titriyorsun. Üşüdün mü?" dedi Umut, fenerin ışığı yüzünün bir kısmını aydınlatırken.
Galiba içimdeki o devasa korkuyu saklamayı beceremiyordum. "Evet, üşüdüm. Bir üstümü değiştireceğim," dedim, hemen ardından konuyu kendimden uzaklaştırmak için ekledim: "Sen nasılsın?"
Çok soğukkanlıydı, sanki az önce aşağıda bir ceset görmemişiz gibi asla korkmuyor gibiydi. Bir şeye benzetmem gerekirse, tam anlamıyla bir duvar gibi duruyordu karşımda. Ne bir mimik ne bir panik belirtisi...
"Ben iyiyim, sağ ol," dedi düz bir ses tonuyla.
Nihayet kapının üzerindeki o eski plakta 17 numara yazısını görmüştüm. Tam odama girecekken Umut durdu ve arkasını dönüp koridoru kontrol ederek, "Bekliyorum burada, hızlı gel," dedi.
"Emredersin," diye yanıtladım alaycı bir tonda. Ama içten içe haklı olduğunu biliyordum; ben de aşağıda ceset olan, elektriği kesik bir otelde, zifiri karanlık bir koridorda tek başıma beklemek istemezdim.
Kapıyı arkamdan kapatıp odanın güvenli ama soğuk karanlığına sığındım. Fener yardımıyla çantamdan alelacele kalın bir şeyler bulup üzerime geçirdim. Dakikalarla yarışıyor gibiydim, tırnaklarım etime batıyordu. Hızla üstümü giyinip derin bir nefes aldım ve odanın kapısını açıp koridora çıktım.
Ama çıktığımda Umut yoktu.
Gözlerim kapının önündeki boşluğu taradı. Fenerin ışığını sağa sola salladım ama koridor bomboştu. "Umut?" diye seslendim. Sesim duvarlara çarpıp yankılandı ama geri dönen tek şey derin bir sessizlik oldu.
***Download NovelToon to enjoy a better reading experience!***
Comments